Todd Anderson ve arkadaşlarının Welton Akademisi’ndeki yaşamları, yeni
İngilizce öğretmenleri Bay Keating’in gelmesiyle birlikte inanılmaz
biçimde değişir.
Bay Keating onlara olağanüstü ve farklı bir hayatın
kapılarını açar.
Ondan etkilenen yedi arkadaş, Ölü Ozanlar Derneği’ni
tekrar faaliyete geçirirler.
Bu gizli dernekte ailelerinin baskı ve
beklentilerinden uzakta tutkularını özgürce yaşayabilmektedirer.
Keating onları ünlü ozanların büyük eserleriyle tanıştırdığında
yalnızca dilin güzelliğini öğrenmekle kalmayıp, yaşamın her anının ne
kadar
önemli olduğunu da ayrımsamışlardır.
Ne var ki Ölü Ozanlar
Derneği’nin üyeleri, bu yeni kazandıkları özgürlüğün ne kadar acı
sonuçlar doğurabileceğini çok geçmeten
göreceklerdir…
Robin Williams’ı
başrolünü oynadığı film yıllarca anılardan silinmeyecek ve bu kitapla
da ölümsüzleşecektir.
Henüz vakit varken gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
Ben bir gece, şu mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdama
çiçeğini seyretmeliyiz onun
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli
incecikten bir yağmurla karışarak
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu mayıs gecesi rıhtımdayken geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin,
Parisin en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.
Yukarda taştan evler
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ay ışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvr
aydınlanmış ışıldaklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız...
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
Karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selâmlayalım, gülüm,
geçen sarı kamaralı şat'ı selâmlayalım.
Belçikaya mı yolu, Hollandaya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın...
SENİ DÜŞÜNMEK
Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.
O MAVİ GÖZLÜ BİR DEVDİ
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..
__________________
üyeliksiz blog heyoooooooooooooo )))
Yine ALBERT EINSTEIN diyor ki, kalplerinizden sevgiyi, blogunuzdan +REP'leri eksik etmeyin
Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.
İlk
şiiri ‘Feryad-ı Vatan’'ı 1913'te yazdı. Aynı yıl Galatasaray
Sultanisi'nde ortaokula başdı. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne
girdi. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçti. Fakat sağlık
nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kaldı. Bu sırada Hamidye
Kruvazörü'nde güverte subayıydı.
Bolu'ya öğretmen olarak atandı.
Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist
Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu.
1921'de
gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile
tanışdı. 1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’
sahnelendi. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya
başladı. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl
hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti.
1928’de af
kanunundan yararlandı ve Türkiye'ye geri döndü. Bu kez Resimli Ay
dergisinde çalışmaya başladı. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına
çarptırıldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve
öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitti.
Bu yüzden DP
hükümeti tarafından ülke vatandaşlığından çıkarıldı ve Nazım Hikmet,
büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi
olan Polonya vatandaşlığına geçti ve Borzecki soyadını aldı.
Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden öldü.
Bazı eserleri
Memleketimden İnsan Manzaraları
Kafatası
Unutulan Adam
Taranta Babu'ya Mektuplar
Ferhad ile Şirin
Kurtuluş Savaşı Destanı
Kız Çocuğu
Tahir ile Zühre
Şeyh Bedrettin Destanı
Benerci Kendini Niçin Öldürdü, (1931)
Gece Gelen Telgraf, (1932)
Taranta Babu'ya Mektuplar, (1935)
Portreler, (1935)
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)
Saat 21-22 Şiirleri, (1965)
Kurtuluş Savaşı Destanı, (1965)
Şu 1941 yılında (Memleketimden İnsan Manzaraları'nın 3. kitabı), (1965)
Dört Hapishaneden, (1966)
Rubailer, (1966)
Memleketimden İnsan Manzaraları (İlk bölüm), (1966)
Memleketimden İnsan Manzaraları, (1966-1967)
Kuvayi Milliye, (1968)
Oyunları
Kafatası, (1932)
Bir Ölü Evi (veya Merhumun Hanesi), (1932)
Unutulan Adam, (1935)
Ferhat ile Şirin, (1965)
Sabahat, (1965)
İnek, (1965)
Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada), (1966)
Yusuf ile Menofis, (1967)
Romanları
Kan Konuşmaz, (1965)
Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme), (1965)
Yaşamak Güzel Birşey Be Kardeşim, (1967)
Fıkraları
İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adıyla gazetelerde yazdığı yazılar), (1965)
O sahibinin sesi
gramofonlarda çalınan şey
incecik melankolisiymiş yalnızlığının
intihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam
caddelerinden ölümler aşkı pera'nın
Esrikmiş herhal
bahçe bahçe çiçekleri olan ablam
çiçeksiz bir çiçekçi dükkânının önünde durmuş
tülleri sarılı mor bir karadağ tabancasıyla
zakkum fotoğrafları varmış cezayir menekşeleri camekânda
Ben ki son üç gecedir
intihar etmedim hiç, bilemem
intihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte
cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın.
1958
Bütün Yort Savul'lar!, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ocak 1994
Kendi kendine çalar
bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir
bir düşünün abiler
2. Şiirimiz her
işi yapar abiler
Valde Atik'te Eski
Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm
uzundur cehennette herhal abiler
3. Şiirimiz gül
kurutur abiler
Dönüşmeye başlamış
Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
İlerde kim bilir
göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulmamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir
Böylesi haftalık
resimler görür ve bacaklanır abiler
5. Şiirimiz mor
külhanidir abiler
Topağacından aparthanlarda
odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir
Ayıptır söylemesi
vakitsiz Üsküdarlıyız abiler.
6. Şiiriniz kentten
içeridir abiler
Takvimler değiştirilirken
bir gün yitirilir
Bir kent ölümün denizine kadar dragomanlarıyla
Düzayak çivit badanalı
bir kent nasıl kurulur abiler?
1970
Bütün Yort Savul'lar!, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ocak 1994
Edebiyat
bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter diyen Nâzım Hikmet'in
çocukların hayal dünyasından büyüklerin gerçek dünyasına uzanan, 100
Temel Eser'de de yeralan masalları okurla buluşuyor.
Usta yazarın çağdaşla gelenekseli kaynaştıran zengin anlatımı, Cem Kızıltuğ'un resimleriyle bir masal şöleni sunuyor okura.
TADIMLIK
Derviş
servi ağacına dayanmış neyini üflüyordu.
Neyin bir deliğinden bir bulut
fırladı havaya. (...) Az gitti bulut, uz gitti bulut, dere tepe düz
gitti bulut, vardı Ayşe kızın bahçesi üstüne. (...) bulut, yukarda
soldan sağa bahçenin üstünden geçmiş, sonra arkasına bakıp bahçede Ayşe
kızı görünce gerisin geri yine bahçenin üstüne gelmişti.
Ayşe kız da
bulutu gördü. (...) Ayşe kız bir öpücük yolladı parmaklarının ucuyla
buluta. Ayşe kızın öpücüğü buluta ulaşınca, bulut şöyle bir şaşırdı.
Ama sonra toparlandı, koskocaman bir gül biçimini aldı.
Gökyüzü gökyüzü
olalı, bu mavi atlasa böylesine güzel, böylesine iri ak bir gül açmadı.
Ayşe kız bu ak gülü hayran hayran seyrederken, bulut yine kımıldadı,
yayıldı, toparlandı, yürek biçimini aldı, yani bulut oldu yine. Lafı
fazla uzatmayalım, o günden sonra bulut Ayşe kızdan ayrılmadı.
Nazım Hikmet ( (1902-1963)
Selanik'de
doğmuştur (1902). İlköğrenimini İstanbul'da Göztepe Taşmektep,
Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi'nde
tamamlamış, orta öğrenimi ise, daha 12 yaşında iken yazdığı "Bir
Bahriyelinin Ağzından" adlı bir şiirini dinleyip çok beğenen Bahriye
Nazırı Cemal Paşa'nın öğüdü üzerine geçtiği Heybeliada Bahriye
Mektebi'nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye'yi bitirdikten sonra
Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece
nöbetinde üşütüp zatülcemp olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca
askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920).
Askerlikten
ayrıldıktan sonra, İstanbul'un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî
Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçmiş, Bolu Lisesi'nde kısa bir
süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir
süre sonra Batum'dan Moskova'ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi'nde ekonomi
ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık
dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında "gıyaben"
mahkumiyet kararı verildiğine öğrenince yeniden Rusya'ya geçmiş, af
çıkması üzerine Türkiye'ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu
kalmıştır (1928).
Nâzım
Hikmet daha sonra İstanbul'a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle
film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve
oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış,
Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile özgürlüğüne
kavuşmuştur. Akşam Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma
adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).
Kara
Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla
yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15 yıl, ardından Donanma
içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri
Mahkemesi'nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına
çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu'nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca
28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti'nin iktidara
gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için
aydınlar tarafından açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular
yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet'de hapishanede açlık
grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet'in geri kalan cezası
affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra özgürlüğüne kavuşmuştur.
Serbest
bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez
askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor
durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kendisine hayran olan
Refik Erduran (sonranın ünlü oyun yazarı ve gazetecisi)'ın önerisini
kabul etmiş, onun yardımıyla bir motorla Karadeniz'de seyreden Romanya
bandıralı bir gemiye binerek Türkiye'den ayrılmıştır.
Nâzım Hikmet, Moskova'da ölmüştür. (3 Haziran 1963).
YAZIN YAŞAMI
Nâzım
Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve
Celal Sahir (Erozan)'ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb.
dergilerinde yayımlamıştır. "Bir Dakika" adlı şiiriyle Alemdar
gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra
Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde
yazan Nâzım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın
yapamamıştır. Ancak, 1940'lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün,
Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri,
Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri
çıkmıştır. Kuvâyı Milliye Destanı İzmir'de Havadis gazetesinde tefrika
edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nâzım
Hikmet'i yeniden okurlara ulaştırmış, şairin yapıtına konan çemberi
kırmıştır.
YAPITLARI
ŞİİR:
835
Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1
(1930-Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin
Öldürdü (1932), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babu'ya Mektuplar
(1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş
Savaşı Destanı (1965), Saat 21-22 Şiirleri (1965-Bas. Haz. M.Fuat),
Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967-Bas. Haz. M.Fuat, 5 Cilt),
Rubailer (1966-Bas. Haz. M. Fuat), Dört Hapishaneden (1966-Bas. Haz.
M.Fuat), Yeni Şiirler (1966-Bas. Haz. Dost Yayınevi), Son Şiirleri
(Bas. Haz. Habora Kitabevi), Tüm Eserleri (1980-Bas. Haz. A. Bezirci, 8
Cilt).
OYUN:
Kafatası
(1943), Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi (1932), Unutulan Adam (1935),
İnek (1965), Ferhat ile Şirin (1965), Enayi (1965), Sabahat (1966),
Yusuf ile Menofis (1967), İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu (1985).
ROMAN:
Kan Konuşmaz (1965), Yeşil Elmalar (1965), Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1966).
YAZILAR:
İt
Ürür Kervan Yürür (1936-Orhan Selim takma adıyla), Alman Faşizmi ve
Irkçılığı (1936), Milli Gurur (1936), Sovyet Demokrasisi (1936).
MEKTUPLAR:
Kemal
Tahir'e Hapishaneden Mektuplar (1968), Cezaevinden Memet Fuat'a
Mektuplar (1968), Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar (1970),
Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları (1986-Adalet Cimcoz'la Mektuplar, Haz.
Ş. Kurdakul), Piraye'ye Mektuplar (1988).
MASAL:
La Fontaine'den Masallar (1949-Ahmet Oğuz Saruhan adıyla), Sevdalı Bulut (1967).
Şiire
çok küçükken başlayan Nâzım Hikmet, ilk şiirini 3 Temmuz 1913
tarihinde, henüz 11 yaşında iken yazmıştır: "Feryâd-ı Vatan". Bu şiir,
Balkan Savaşı yengisini ve düşmanın Çatalca'ya kadar ilerlemesini konu
edinen bir şiirdir. Nâzım Hikmet'in 1913-1920 yılları arasında yazdığı
şiirlerde çoğunlukla bireysel konuların işlendiğini belirten Asım
Bezirci, özellikle aşk teminin ağır bastığını ve "melankolik hava"
taşıdıklarını yazmaktadır.
Şairin
ilk gençlik şiirlerinden bazılarını Bahriye Mektebi'nde öğretmeni olan
ve annesi Celile Hanım'a yakınlık duyan Yahya Kemal'in düzelttiğini
Vâ-Nû belirtmektedir. Şairin yayımlanan ilk şiiri 3 Teşrinievvel 1918
tarihli Yeni Mecmua'da Mehmet Nâzım imzasıyla çıkan "Hâlâ Servilerde
Ağlıyorlar mı?"dır. Bu şiir, aynı ad ve imza ile sonradan Ümid
dergisinde de yayımlanmıştır. Yahya Kemal tarafından düzeltilen bu şiir
şöyledir: "Bir inilti duydum serviliklerde/Dedim ki: Burada da ağlayan
var mı?/Yoksa tek başına bu kuytu yerde/Eski bir sevgiyi anan rüzgâr
mı?"/ "Hayat inerken siyah örtüler/Umardım ki artık ölenler güler/Yoksa
hayatında sevmiş ölüler/Hâlâ servilerde ağlıyorlar mı?"
Bir
nokta belirtilmelidir: Nâzım Hikmet'in ilk şiirlerinde, Osmanlı
İmparatorluğu'nun gerilemesinden, uğradığı savaş yenilgilerinden
kaynaklandığı açık olan ulusal duygular da önemli yer tutmaktadır.
"Kırk Haramilerin Esiri" ile "Yaralı Hayalet" bunların en güçlü
örnekleridir. Teşrinievvel 1336 (1920) tarihli Yedinci Kitap'ta
yayımlanan "Yaralı Hayalet" şu dizelerle başlamaktadır: "Bir gece bir
odada dört arkadaş toplandık/bir uzak rüya olan geçmiş günleri
andık/Gözlerimiz yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun/Hepimiz memleketten
konuştuk uzun uzun". Daha aşağıda şu iki dize gelmektedir: "Çaldı,
tanburasından tarihin sesi geldi/Dağlara yaslanarak sanki Zeybek
yükseldi".
Yurt
sevgisinin, tarihsel geçmişe bağlılığın yanısıra bu şiirlerde şairin
ustalaşmaya başladığı, vezni kullanmada zorlanmadığı ve daha arı bir
Türkçe'ye yöneldiği de görülmektedir.
YENİ BİR ŞİİRE DOĞRU
Nâzım
Hikmet, Anadolu'ya geçtikten, bir yandan savaşın bir yandan da halkın
sorunlarıyla, o güne kadar yeterince farkına varamadığı gerçeklerle
karşılaştıktan sonra, hece ve aruz vezni ile yetinemeyeceğini, yeni bir
şiire, başka bir şiire gitmesi gerektiğini anlamıştır: "Anadolu'ya
geçtim. Millet sıska, nuhtan kalma silâhı, açlığı ve bitiyle
savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim.
Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim.
Şiirle yeni şeylerin, şimdiye kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi
gerektiğini sezdim. Bu işte önce beni yeni öze göre yeni bir şekil
bulmak meselesi ilgilendirdi. İşe kafiyeden başladım. Kafiyeleri
mısraların sonunda değil de bir sonda bir başta denedim."
Nâzım
Hikmet, Rusya'da yeni bir dünya görüşü edinmiş, olaylara, insan
ilişkilerine bakışı kökten değişmiştir. Şair artık, marksizme
bağlanmış, diyalektik ve tarihsel materyalizmi benimsemiştir. Ancak,
henüz eski kalıplardan da tümüyle kurtulabilmiş değildir. Örneğin, 1922
yılında Yeni Hayat dergisinde yayımlanan "Kitâb- Mukkades" adlı şiiri,
dinleri eleştirmekte, bu yanıyla da içerik dönüşümünü sezdirmektedir.
Bu şiirde hece vezninin aşılmasına yönelik bir çaba da görülmektedir.
Nâzım Hikmet şiiri 7 ve 14 heceli dizelerle yazdığını söylemektedir:
"Yaldızlı meşin kabı/Parçalanmış kitabı/Ay altında dün gece/Deli bir
derviş gibi/mumu sönmüş, rahlesi yere devrilmiş gibi/Okudum saatlerce."
MAYAKOVSKİ'NİN ŞİİRİYLE TANIŞMA
Yeni
bir şiir kurmayı isteyen Nâzım Hikmet, Batum'da bir gazetede
Mayakovski'nin bir şiirini görmüş ve Rusça bilmediği için içeriğini
anlayamadığı bu şiirin biçimine çarpılmıştır. İlk serbest nazımla
yazılmış şiiri olan "Açların Gözbebekleri"nin öyküsünü şöyle
anlatmaktadır. Nâzım Hikmet: "Batum'dan Moskova'ya gelişte açlık
mıntıkasından geçtik. Gördüklerim üzerimde çok tesir etti. Fakat böyle
bir açlığın dahi inkılâbı yıkamayacağını haykırmak istedim. Moskova'da
hece vezniyle ve bu veznin çeşitli hece kombinezonlarıyla açlığa dair
bir şiir yazmak istedim, olmadı. O zaman Batum'daki şiirin şekli geldi
gözümün önüne. Bunun çok iyi tanıdığım Fransız serbest vezni
olamayacağına kanaat getirdim, bunun yepyeni bir şey olduğuna ve şairin
böyle dalgalar halinde düşündüğüne hükmettim ve 'Açların
Gözbebekleri'ni yazdım". Bu şiir değişik hurufat kullanımı, kırılmış
mısra düzeni ile çok farklı bir şiirdir.
Nâzım
Hikmet'in doğrudan doğruya Mayakovski'nin şiirini taklit ettiği
yolundaki görüşler ortaya atılmışsa da bunların ciddiyeti
tartışmalıdır. Gerçi, bizzat Nâzım Hikmet Mayakovski'nin şiirini
gördüğünü bildirmektedir ama bu sadece görmek'ten ibarettir o yıllarda.
Şunları söylemektedir: "Başlangıçta hiçbir şey anlamıyordum ondan,
çünkü Rusçam kötüydü. Şimdi de tümüyle anladığımı söyleyemem. Fakat
basamak biçimindeki dizelerini taklit ediyordum. Mayakovski'nin
şiiriyle benimki arasında ortak yanlar: İlkin, şiir ve düzyazı;
ikincisi, çeşitli türler (lirik, yergisel vb) arasındaki kopukluğun
aşılması; üçüncüsü şiire siyasal dilin sokulmasıdır. Bununla birlikte,
farklı biçimler kullanıyoruz onunla. Mayakovski öğretmenimdir, fakat
onun gibi yazmıyorum ben".
Kemal
Tahir'e gönderdiği bir mektubunda ise daha da ilginç şeyler
yazmaktadır: "Mayakovski'nin 940 senesinde neşredilen ve bir tek ciltte
toplanan şiirleri elime geçti. Okuyorum. Sana bir itirafta bulunayım,
aramızda kalsın, Mayakovski ile yeni tanışıyorum. Yani kendi ağzından
dinlediğim bir iki şiiri müstesna, matbu şiirlerini ilk defa okuyorum.
Sanat meseleleri hakkındaki görüşleri ise, seni maalesef temin ederim
ki ilk defa manzurum oluyor. Fakat, aynı şartların aynı düşünceleri
yaratması kaidesi kaba hattında burada da tahakkuk etti. Mayakovski ile
aynı işi yapmışız. Tabii o bir çok hususlarda bu işi benden iyi yapmış,
fakat tevazua lüzum yok, bazı hususlarda da, yani işin ben daha iyisini
yapmışım. Bu böyle".
ÜÇ TELLİ SAZ'DAN ORKESTRAYA
Nâzım
Hikmet, Rusya'dan Türkiye'ye döndükten sonra yayımladığı ilk kitabı 835
Satır'la (1929) gerçekten de modernist bir şiir kurduğunu kanıtlar. Bu
kitaptaki şiirlerde Rus fütüristlerinin, konsrüktivistlerinin etkileri
bulunduğu açıktır. "San'at Telakkisi" şiirinde bu etki hemen
görülmektedir: "benim/şiirime ilham veren perimin/omuzlarında açılan
kanat/asma köpürlerimin/demir putrellerindendir" /-"Dinlenir/dinlenmez
değil/bülbülün güle feryatları/Fakat asıl/benim anladığım dil/Bakır,
demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan/Bethoven'in sonatları"/-"Ben
değişmem/en halusüddem/arap atına/saatte 110 kilometrelik
sür'atini/demir raylarda koşan/demir beygirimin".
Teknoloji
ve hız hayranlığı, duyarlığın dışlanması, kentin karmaşasının ve
kalabalığın övülmesi gibi fütürist sanatın temel özellikleri "Orkestra"
şiirinde de savunulmaktadır: "Bana bak/Hey!/Avanak/Üç telinde üç sıska
bülbül öten/Üç telli saz/Dağlarla dalgalarla
kütleleri/ileri/atlamaz"/-"Üç telli saz/yatağını değiştirmek
isteyen/nehirlerden/köylerden, şehirlerden/aldığı hızla/milyonlarla
ağzı/bir tek/ağızla/güldüremez/Ağlatamaz"/-"Hey!/Hey!/Dağlarla
dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi/dağ-lar-la/başladı
orkestram!/Hey!/Hey!/Ağır sesli çekiçler/sağır/örslerin
kulağına/Hay-kır-dı/Sabanlar güleşiyor tarlalarla/tarlalarla/Coştu
çalgıcı başı/esiyor orkestram/dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla,
dalga gibi/ dağ-lar-la".
Makine,
daha kuşatıcı bir sözcükle söylersem teknoloji hayranlığı
"Makinalaşmak" şiirinde belirtilmektedir:
"trrrrrum/trrrrrrum/trrrrrum!/trak tiki
tak!/Makinalaşmak/istiyorum"/-"Mutlak buna bir çare bulacağım/ve ben
ancak bahtiyar olacağım/karnıma bir türbin oturtup/kuyruğuma çift
uskuru taktığım gün".
Nâzım Hikmet'in bu dönem şiirlerinin biçimsel özellikleri birkaç alt başlık altında toplanabilir:
1- Görsel Özellikler:
Nâzım geleneksel dize yapısını kökünden yıkmıştır. Şiirler
basamaklandırılmış bir düzen gösterirler. Sözcükler ortalarından
kesilmekte, kimi zaman tek heceye indirgenmektedir.
Şair,
şiirlerin kimi bölümlerini büyük harf yazmakta, değişik hurufat ve
punto kullanmaktadır. Bu yüzden sayfa düzeni kendi başına bir yapı
olarak belirlemektedir. Sözcükler, harfler, satırlarla neredeyse
bağımsız bir varlık kazanmıştır sayfa. Şiirin anlamından çok
görüşü/biçimi öne çıkarılmaktadır.
Ancak
bir nokta özellikle vurgulanmalıdır: Nâzım Hikmet görsel öğeleri, salt
oyun olsun diye kullanmamaktadır. Şiirin kurgusu her zaman öze göre
ayarlanmıştır: Çünkü Nâzım'ın yazın anlayışı en yalın ifadesini "öz
biçimi belirler" ilkesinde bulmaktadır. Bu yüzden örneğin
"Makinalaşmak" şiirinin biçimi de seçilen sözcükler de hep içeriğe göre
seçilmişlerdir. Trrrum, trak, tiki tak sözcükleri mekanik sesi
yakalamaya yöneliktir. Aynı yöntemleri belli ölçüde kullanmış olan
Ercümend Behzad'la arasındaki en büyük fark bu noktada gözlenebilir.
Çünkü Ercümend Behzad, biçim/içerik birlikteliğini yeterince
sağlayamadığından şiiri ya içerik ya da biçim düzeyinde açık düşer hep.
Ayrıca daha sonra değineceğim gibi, Nâzım Hikmet şiirine bir doğrultu
vermeyi başarır, oysa Ercümend Behzad'ın şiirinin bir doğrultusu
yoktur. Şair deneyinin sonunda hiçbir şey bulmaz; herşey hep Gizil güç
halindedir o şiirde.
2- Sessel Özellikler:
Nâzım Hikmet'in 1929-1932 dönemi şiirleri, kendisinin de vurguladığı
üzere, büyük ölçüde sözcüğün gerçek anlamında orkestrasyona dayanan
ürünlerdir. Dizelerin uzunluğu/kısalığı, sözcüklerin kırılma biçimleri,
kafiyelerin seçimi, yinelemeler aruz ve hece ölçülerinin kullanımı
tümüyle çok sesli bir müzik parçasının melodik yapısını yansıtmaktadır.
"Salkım söğüt" şiiri şu dizelerle başlamaktadır: "Akıyordu su/gösterip
aynasında söğüt ağaçların/Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını/Yanan
yalın kılıçları çarparak söğütlere/koşuyordu kızıl atlılar güneşin
battığı yere/Birden/bire kuş gibi/vurulmuş gibi/kanadından/yaralı bir
atlı yuvarlandı atından". Düşen atlı ile uzaklaşıp giden atlılar
arasındaki karşıtlığı vurgulamak için Nâzım Hikmet, bu kez şöyle bir
yapı kurmaktadır: "Nal sesleri sönüyor perde perde/atlılar kayboluyor
güneşin battığı yerde"/-"Atlılar atlılar kızıl atlılar/atları rüzgâr
kanatlılar/Atları rüzgâr kanat/Atları rüzgâr/Atları/At..."/-"Rüzgâr
kanatlı atlılar gibi geçti hayat". Ölümü somutlayan "at" sözcüğü ile
ardından gelen dize, hem sessel hem içeriksel açıdan tam birlik
kurmaktadır bu bölümde.
Ayrıca
hemen anımsatılmalıdır ki, Nâzım Hikmet'te görsel öğelerle sessel
öğeler Hep bir arada, bütünü, yapıyı belirginleştirmek amacıyla
kullanılmakta, aralarında denge kurulmaktadır. "Bahri Hazer" şiirini
ele alalım: Burada, batmak üzere olan bir kayık ve dalgalarla savaşan
kayıkçı betimlenmektedir. Bu şiir, ayrıca Nâzım Hikmet'in,
Memleketimden İnsan Manzaraları adlı başyapıtında da kullandığı
sinematografik yöntemin yetkin bir ilk örneğini de oluşturmaktadır.
Üstelik sesli sinemanın. Çünkü burada görüntü sesle tam bir bütünlük
göstermektedir. Nâzım Hikmet'in serbest nazmı ve görsel ve sessel
etkileri ve olanakları açısından götürdüğü yerle Ercümend Behzad'ın
götürdüğü yer arasındaki uzaklık, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde
görülmektedir. Bu konuda Ercümend Behzad'ın iddiaları ne olursa olsun.
3- Karışık Teknikler:
Nâzım Hikmet'ten bir alıntı: "Şiir, roman hikâye vesaire gibi edebiyat
şubelerini yekdiğerinden, nisbî olarak ayıran şey, şekliden ziyade
muhteva, hava, derinlik, mikyas farkı, velhasıl/fikir ve his sahasında
gördükleri iştir.(...) Şehrin şiiri olan yeni şiirin terkibi ve tekniği
daha mürekkep olmuştur". Aynı içeriği, olayı şiirin de romanın da ele
alabileceğini belirten ve şiirin kuruluşunun daha karmaşık duruma
geldiğini belirten Nâzım Hikmet, kendi şiirinin yapısı konusunda da
şunları söylemektedir: "Hem melodi hem armoni. Hem kafiye hem
kafiyesizlik, hem 'mısraı berceste' hem 'kül'. Hem solo keman hem
orkestra. Yani bütün mürekkepliği ve hareketi ile, mazisi, hali ve
istikbali ile realiteyi ve o realite içindeki faal insanı 'iç' ve 'dış'
aleminde aksettirmesi lâzım gelen şiire uygun dinamik şekil ve
ölçüler".
Görüldüğü
gibi gerçekliği geçmiş, şimdi ve gelecek boyutunda vermeyi öngören
Nâzım Hikmet, daha ilk yapıtlarından itibaren karışık tekniklerden
yararlanmıştır: Yani şiir ve düzyazıdan, oyun ve senaryo biçiminden,
roman kurgusundan. Örneğin Jokond ile Si-Ya-U'da şair, "Paris
Telsizinin Haberleri", "Muharririn Not Defterinden", Jokond'un Not
Defterinden gibi bölüm başlıkları kullanmış, Benerci Kendini Niçin
Öldürdü'de karşılıklı konuşmalara, düzyazı bölümlerine yer vermiştir.
Bunlar,
o tarihe kadar Türk şiirinde ne görülmüş ne düşünülmüş uygulamalardır.
Ahmet Haşim, şöyle demektedir 835 Satır dolayısıyla: "Şair, müheykel
bir şekil halinde semanın maviliğine karşı durmuş, cidden tuhaf, fakat
âhengi cidden emsalsiz bir garip âletin tellerini söyletiyor. Nâzım
Hikmet Bey tarzını kendisi icad etmedi, bu biçimde şiirler şimdi
dünyanın her tarafında yazılıyor. Nâzım Hikmet bey bu tarzı anlamış,
Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni
şairimizdir". Yakup Kadri ise şunları yazmaktadır: "835 Satır, Türk
şiirindeki, hattâ Türk dilindeki inkılâbın ilk satırıdır. Nâzım Hikmet
tâ Aşık Paşa'dan beri alıştığımız bütün nazım kaidelerin, vezin
sistemlerini altüst ederek ve Türk kamusunun hudutlarını kırıp geçerek
yeleleri dimdik olmuş şahlanan bir (Demir Beygir) üstünde sıcak ve
acaip naralar atarak koşuyor. O, yalnız Türk şiirinde yeni bir çığır
açmış bir edebiyat inkılâpçısı değil, hiç görmeye alışmadığımız bir
şair tipidir".
Mayakovski
ve Klebnikov gibi Rus fütüristlerinin, "şiiri; 1-metafizik
soyutlamalardan kurtararak çağdaş hayatın sınai ve politik gerçeklerini
dile getirecek hale sokmak, 2-genel olarak 'güzel' diye kabul edilmiş
köhne çağrışımları, imajları, duyguları, düşünceleri ve biçimleri
terketmek, 3-kabuk bağlamış çağrışımlardan sıyrılmış yepyeni bir dil
yaratmak" gibi üç ana amacı olduğunu belirten Selâhattin Hilâv, şunları
yazmaktadır: "Nâzım Hikmet, çıkış noktası bakımından, yirminci yüzyılın
öncü sanat ve şiir akımları içinde dolaylı olarak yer almaktadır.
Sınırsız bir zenginlik taşıyan eserinde, yüzyılımızın öncü şiir
anlayışlarının belli bir yöne açılmış ve aşılmış halde kaynaştığı
görülür".
Anıt - Yapıt: Memleketimden İnsan Manzaraları
Nâzım
Hikmet'in beş cilt halinde yayımlanan bu yapıtı, şiirinin doruğunu
oluşturmaktadır. Eski sekter tutumundan kopmakta olan Nâzım, bu yapıtta
Şeyh Bedreddin'in yayımlanmasından sonra kendisiyle yapılan bir
konuşmada açıkladığı hedefleri hemen hemen gerçekleştirmiştir
denebilir: "Ben şiirde realiteyi bütün mürekkebliği, mazi, hal ve
istikbal unsurları ile ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak
istiyorum. Bir çok yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı
da çok defa fazla haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Cihanı
görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışını
sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değil".
Türkiye'nin
belli bir tarih dönemindeki insansal/ toplumsal görünümü ile bu özgül
coğrafyayı da sarmalayan uluslar arası oluşumu ilişkilendirerek vermeyi
amaçlayan Nâzım, Manzaralar'ı haklı olarak "kitap bir şiir kitabı
değil" diye sunmakta ve "ben artık şiir yazmayacağım" diyerek, bulduğu
yeni yolun kendisini ne kadar etkilediğini göstermektedir. Daha önceki
çalışmalarında, Jokond, Benerci, Taranta Babu ve Bedreddin'de gözlenen
"şiir/nesir ikiliğini" aştığını söyleyen Nâzım, kitabın şiir, düzyazı,
tiyatro ve senaryo öğelerinin "bu çok zıtlı unsurların vahdeti
olduğunu" belirtmektedir.
O
yıllarda, Aragon'un Paris Köylüsü gibi gerçeküstücü yazın içinde
gerçekten bir devrim yapmış sayılan kitabının düşümsel, kurgusal,
anlatısal sınırlarını bile aşan bu çokbiçimli, çok amaçlı ve çok
anlamlı yapıtıyla ilgili ön tasarısını şöyle açıklamaktadır Nâzım
Hikmet: "1) İstiyorum ki okuyucu 12.000 mısraı bitirdikten sonra vıcık
vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun, 2) İstiyorum ki bu
insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuyla muayyen bir devirdeki,
muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye'nin
muayyen bir tarihi devredeki sosyal durumunu anlatsın, 3) İstiyorum ki
ikinci planda, Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya durum muayyen bir
devrede- anlaşılsın, 4) İstiyorum ki -nereden gelip, nerede olduğunu,
nereye gidildiği? Sualine, Sahamın içinde azamî imkanlarla cevap
verilsin"
Böylesine
bir tasarının şiir aracılığıyla ya da salt şiirsel söylem düzeyinde
gerçekleştirilemeyeceği bellidir. Ama bu tasarının, çokbiçimli bir
teknik kullanması halinde bile şematizm tehlikesiyle karşı karşıya
kalabileceğini de belirten Nâzım Hikmet, bu kuşatıcı plân çerçevesinde,
öngördüğü gibi 300'e yakın birincil ve ikincil düzeyde kişiyi,
"bazıları sona kadar" olmak üzere "perdeye çıkarmayı" öngörmüştür.
Kronoloji
1902 : 15 Ocak'ta Selânik'te dünyaya gelir.
1913 : "Feryad-ı Vatan" başlığını taşıyan ilk şiirini yazar. Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar.
1914 : Ekonomik nedenlerle Nişantaşı Sultanisi'ne geçer.
1917 : Bahriye Mektebine girer.
1918 : İlk kez bir şiiri yayınlanır. Yeni Mecmua'da yayınlanan bu ilk şiiri "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı" başlığını taşır.
1920
: Bahriye'yi bitirmesine birkaç ay kala sağlık nedeniyle ayrılmak
zoruna kalır. İstanbul işgal altındadır. Arkadaşı Vâ-lâ Nurettin ile
birlikte gizlice Anadolu'ya geçer. Ankara Hükümeti tarafından Bolu'ya
öğretmen olarak atanır.
1921 : Azerbaycan üzerinden Moskova'ya
gider. Devrimin ilk yıllarına tanık olur. Ekonomi politik öğrenim
görür. Sanat çalışmalarına katılır.
1924 : Moskova'da yayınlanan
ilk şiir kitabı "28 Kânunisani" sahnelenir. 12 Mart günü Pravda'da bu
gösteri övgüyle yer alır. Türkiye'ye döner ve Aydınlık Dergisi'nde
çalışmaya başlar.
1925 : Ankara İstiklâl Mahkemesi'nde gizli örgüt
üyesi olduğu gerekçesiyle yokluğunda yargılanarak "on beş yıl küreğe
konulma cezası" verilir. Bu durum onun ülkeden ayrılmasına yol açar.
Moskova'ya gider.
1926 : Viyana'ya geçerek ileride suçlanmasına
konu olarak "parti" toplantısına katılır. Türk Ceza Kanunu'nun
yürürlüğe girmesiyle, "küreğe konulma" cezası ortadan kalkar.
1927
: Katılmış olduğu "Viyana Konferansı" nedeniyle İstanbul Ceza
Mahkemesi'nde yokluğunda yargılanır. Üç ay hapis cezası verilir.
1928
: Yurda dönmek üzere Moskova'daki Büyükelçiliğe başvurur. Pasaport
almak istemektedir. Ancak kendisine yanıt verilmez bunun üzerine
gizlice sınırı geçerse de Hopa'da yakalanır. İstanbul üzerinden
Ankara'ya götürülür. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde, daha önce
yokluğunda yapılan yargılamalar yinelenir. Üç ay hapis cezası verilir.
Cezaevinde geçirdiği süre gözönüne alınarak serbest bırakılır.
1929 : Resimli Ay Dergisi'nde çalışır. İlk şiir kitabı "835 Satır" yayınlanır. Bunu diğerleri izler.
1930 : "Sesini Kaybeden Şehir" başlıklı şiir için dava açılır. Yargıtayca aklanır.
1931
: "1+1=1", "835 Satır", "Jokond ile Si-Ya-U" ile bir kez daha "Sesini
Kaybeden Şehir" ve "Varan 2" adlı kitapları hakkında dava açılır.
Hepsinden aklanır.
1932 : "Kafatası" oyunu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahneye konur.
1933
: "Gece Gelen Telgraf" şiirinden dolayı yargılanır. Altı ay üç gün
hapis cezası verilir. Babası bir kaza sonrası ölür. Onun ölümü üzerine
"Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye" başlıklı şiiri yazar. Şiirde
babasının patronu Süreyya Paşa'ya hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında
dava açılır. Bir yıl hapis, 200 lira para cezasına çarptırılır. Bu
sıralarda "gizli örgüt" kurduğu savıyla Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'nde
açılan ayrı bir davada idamı istenir. Dört yıl ağır hapisle
cezalandırılır.
1934 : Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle çıkarılan af yasasından yararlanır. Serbest bırakılır.
1936 : Gizli örgüt kurmak ve yönetmek savıyla yargılanır ve aklanır.
1937 : "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı" yayınlanır.
1938
: Askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla da "Donanma" davaları
açılır. Toplam 28 yıl 4 ay ağır hapisle cezalandırılır.
1941 : Bursa'da "Memleketimde İnsan Manzaraları" nı yazmaya başlar.
1943 : Cezaevi arkadaşı Orhan Kemal tahliye olur. Balaban'ın resim çalışmalarına yardımcı olur, yetişmesini sağlar.
1944 : Karaciğer ve kalp rahatsızlıkları başlar.
1949
: Basında haksız mahkumiyetine ilişkin yazılar artmaya başlar. Ahmet
Emin Yalman, Vatan Gazetesi'nde "Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet"
başlığını taşıyan bir yazı yayımlayarak dikkatleri Nâzım'ın haksız
mahkumiyeti çeker.
1950 : Yurt içinde ve dışında çeşitli
kuruluşlarca "Nazım'a Özgürlük Kampanyaları" açılır. Meclis'in
gündeminde bulunan Af Kanunu'nu çıkarmadan tatile girmesi üzerine,
Nazım, 8 Nisan'da açlık grevine başlar. Aynı gün, Bursa'dan İstanbul'a
Paşakapısı Cezaevi'ne götürülür. 23 Nisan'da grevini avukatlarının
isteği üzerine geçici olarak durdurur. Ağır hastadır, doktorlar üç ay
bir hastanede tedavi görmesi gerektiğini belirtirler. Ancak durumunda
hiçbir değişiklik olmayınca 2 Mayıs'ta yeniden greve başlar. Açlık
grevi kamuoyunda büyük yankı uyandırır. İmza kampanyaları başlatılır.
"Nâzım Hikmet adlı bir dergi çıkarılır 9 Mayıs'ta annesi Celile Hanım
10 mayıs'ta şair Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat açlık grevine
başlarlar. 14 Mayıs seçimleri sonucunda ortaya çıkan yeni durum
üzerine, 19 Mayıs'ta greve ara verir. Çıkarılan Genel Af Kanunu'yla
serbest bırakılır. 22 Kasım'da Dünya Barış Konseyi tarafından Pablo
Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda'yla birlikte
"Uluslararası Barış Ödülü"nü almaya hak kazandığı açıklanır. Kendisinin
katılamadığı törende ödülünü Neruda alacaktır.
1951 : Oğlu Memed
dünyaya gelir. Askere çağrılır, 49 yaşındadır ve hastadır. Üstelik
askeri okulda öğrenci olarak geçirdiği sürelerin yasa gereği askerliğe
sayılması gerekmektedir. Yaşamına yönelik tehditler üzerine ülkeden
ayrılır. 15 Ağustos günü resmi gazetede, Bakanlar Kurulu kararıyla
"yurttaşlıktan çıkarıldığı" duyurulur. Dünya Barış Konseyi'nin bir yıl
önce kendisine verdiği "Uluslararası Barış Ödülünü" Prag'da düzenlenen
bir törenle alır.
1952 : Çine'e gider. Ancak hastalanınca gezisini
yarım bırakmak zorunda kalır. Enfaktüs geçirmiştir. Dört ay yatar.
Bundan sonraki yaşamı artık doktor gözetiminde geçecektir.
1953 :
Uluslar arası toplantılara katılmayı sürdürür. "Bir Aşk Masalı" oyunu
Moskova'da sahnelenir. Bunu diğer oyunlarının sahnelenmesi izler.
1958 : Paris'e gider. Aralarında Aragon ve Picasso'nun da bulunduğu çok sayıda yazar ve sanatçıyla görüşür.
1962
: Sovyet Yazarlar Birliği tarafından 60. yaş günü kutlanır. Yazarlar
Evi'nde düzenlenen gecenin ertesinde Politeknik Müzesi'nde, okuyucuları
için ikinci bir toplantı gerçekleştirilir. Gecenin yöneticiliğini İlya
Ehrenburg yapar.
1963 : Afrika'ya, Tanganika'ya gider. "Cenaze Merasimim" başlıklı şiirini kaleme alır. (Nisan) 3 Haziran sabahı evinde ölür.